Obi’de Yüzerim

Şarkılarım hiçbir zaman radyoda çalınmayacak, şiirlerim hiçbir zaman kitaplara basılmayacak, resimlerim hiçbir zaman sergilere çıkmayacak.

Hiçbir zaman tam anlamıyla kontrol edemeyeceğim duyguların yazıya dökülüşüdür bu, kağıt üzerinde yer alamayacak kadar soğuk bir dökülüş.

Pür dikkat bakabildiğim her şeyin müze gibi oluşu.
Gözlerimi kapattığımda, görebildiğim kıvılcımlar.

Bunun beni ağlatması gerekmiyor, ağlatmayacak. Kurduğum hayallerin hepsi beni adeta kanser edecek, beni kimse kurtaramayacak. Sonrasında morgun içinde uyuyormuşum gibi bir uyuşukluk.

Her şeyin gittikçe zorlaşması.
Yeni yaşamlar, yeni insanlar görecek kadar umutlu olmam, bir yandan da kendi yaşamımdan vazgeçmem.
Karaya vurmuş gibi çaresiz ve umutsuz olmam.
Gözler yarı açık uzatılan sigaraları titreyerek almam.

Kafamı patlatacak kadar yoğun düşlerim. Hiçbir zaman radyoda çalınmayacak.
Kitaplara basılmayacak.
Sergilere çıkmayacak.

Carnage

öldüğümüzde hepimiz doğarız
birer birer
vücudumuzdaki sıcak kan
saatler süren acı sonucunda tamamen soğuk mermere
akmış olur.
geriye hissedilebilecek hiçbir şey kalmaz.

öldüğümüzde yeniden doğarız
çünkü yükümüz olmaz artık
yükümü çalacak biri de

yaşarken nasıl yalnızsam
kanın son damlası aktığında da öyleyim

sırtımdaki yükü çalacak birisi
son kan damlasında hiç gelmediği gibi
çekip gitmiş de olur.

ziyadesiyle gereksiz bir vedaya ihtiyaç vardır
ve herkes bu vedadan kaçar
kanının son damlası soğuk mermere aktığında.

Başlıksız

camdan baktığımda
beyin kıvrımlarımın bana hazırladığı görüntüler,
yoktan var etmenin sezdirdiği kuvvet
deniz yükselirken akciğerlerimin sakince sönüşü
göğsümden mezar taşlarına kadar ulaşan alevler
fazla kudret faniyi öldürür
bir jazz tınısı gibi sakin
ama derinden bir kudret
işte, faniyi öldürür
ölüler, hissedin alevlerimi
dirilin, alevlerimle dirilin
tüm kudretinizle.

Arınma

fabrika yanığı ellerimden damla damla 
düşer 
gözyaşı, kan, ter 
gaddar damlalar birikiyor 
çocuğumun üzerinde 
fabrikalar yaratıyor insanoğlu daha fevkalbeşer 
onlar kendi derdinde, haberler sadece bunu der 
bir kap yemek, bir bardak su 
kimin umurunda bizler ölürken beşer beşer 
bir arınmanın ortasındaymış gibi 
bırakırım çocuğumu evin ücra köşelerine 
o da hep atasını özler 

ben bir kadınım 
ve ben çocuğumu sırtıma bağlayıp 
bana yapılanları unutmak için 
yumruğumu göğsüme sokacağım 
unutacağım 
çocuğum unutmayacak 
bir gün gelecek, yarattığım aynayı sizlere 
tutacağım 
bir arınmanın ortasındaymış gibi 
tüm fabrikaları ateşe vereceğim 
tüm yöneticileri yok edeceğim 
çocuğum iki ayağı üzerinde durana kadar 
sizlere benzemesin çocuklar diye 
tüm camları yıkıp dökeceğim 
yumruğumu göğsüme sokacağım 
sadece 
küçük çocuğuma bir yuva olabilmek için 

Mercedes – Benz 380sl II – III

Yola çıkalı aylar oldu. O sinir ve hırsla herkesi, her şeyi bir kerede bıraktım. Obsidyen beni bir daha aramadı, ben de onu. Söylediklerime kırılmış olmalı. Kiraladığım külüstür araba içinde gece yolculukları yaparken sokak lambaları gözümü alıyor. 2014 yılını güçlü görüntülerle anımsıyorum. Sabaha kadar tur planı yapışlarımı, yeşil renge duyduğum özlemi, insomniamı…
Sorun fiziksel olarak hapsolmam değilmiş. Kendimi yıllarca hapsetmem ve fark etmememmiş.
Yola çıktım, arzuladığım o yola çıktım. Ama hiçbir şeyi istememiştim, sadece kendi sonumu hazırlamayı ve kimseye ses etmemeyi arzulamıştım. Sonra obsidyen benim yan komşum oldu ve o siktimin apartman dairesinde bir nebze mutlu olabildim.


Bir motelin önünde durdum ve bir sigara yaktım. Sabahın dördüydü, karnım deli gibi açtı. Gidip bir şeyler yemek yerine Obsidyen’i aradım, belki sevgili komşum o yumuşak sesiyle her şeyi dizginleyebilirdi.
-Aradığınız numara kullanılmamaktadır.-
Hayatımın en korkunç dakikalarını yaşıyordum, kurduğum senaryolar dörde katlanmıştı.
Sonunda istediği şeyi yapmıştı belki de, her şeyden uzaklaşmıştı. Üç aydır onu aramamam beni ve vicdanımı harekete geçirdi. Eve dönecektim, onu bulana kadar pes etmeyecektim.
İki gün sonra eve geldim. Kapısını çaldım, komşulara sordum. Obsidyen yok. Mercedes hala benim. Onu bir saniye daha bulamamak istemiyordum, canım yanıyordu…

Beşinci ay. Her gün kapıyı, mektupları, telefonu kontrol ediyorum. Yola çıkmayı beceremediğimi düşünerek okuluma devam ettim. Bilincim daha da yerindeydi, kitaplarıma, küçük-şahsına münhasır sosyal hayatıma geri dönmüştüm. Akşamları dışarı çıkabiliyor, insanları evime davet ediyordum. Normal (!) biri olmuştum sonunda! Obsidyen hakkında her şey rüyalarıma ve yazdıklarıma indirgenmişti.
Altıncı ay. Fakültemden çıkıp bir sigara yakıyorum. Tanıdık bir şeyler var, bir Mercedes, onun bana emanet ettiği. Arabanın içinden bana suçlu suçlu gülümsüyor. Geçen aylar, edilmemiş laflar umrumda değil…
Koştum. Var gücümle koştum ve ona ilk defa böyle sarıldım. Konuşmaya çalıştı, açıklama yapacaktı. Susturdum.
Aynı anda ikimize de ait olabilen Mercedes sadece hareket etti. Ben ise deniz tutmuş gibi hissediyordum.
“Gelmediğim için pişmanım.” dedim.
Saatlerce açıklama yaptı, kendince haklı sebepleri vardı. Bir anda kendi nedenlerim yok oldu, umarsızca ona hak verdim. Artık görebiliyordum, gözlerim açık, zihnim fazlasıyla berrak. Yine de, ne olursa olsun sıra o açıklamalara ve cümlelerin teklemesine geldi. Kaçış asla yok. Her şeyi öğrenme hali, ve gerisinde getirdiği yakıcı göz yaşları.
Obsidyen dinamik bir karakter değildi. Ama dinamik olmaması, onu asla iki boyutlu biri yapmamıştı. Belki de benim gibi bir junky’nin ilgisini çeken sadece buydu. Kendine edindiği o amaç, onu aylarca evinden koparabiliyordu. Büyülenerek onu dinlemem göğsünü kabartıyor, ona bir sigara daha yaktırıyordu. Onun yol anıları tam olarak bir ayımızı doldurdu. Hiç bitmemesini dileyerek onu dinledim. Susmayı sevmezken bile, Cavşırı’nın kelimeleri ılık bir sıvı gibi bana doğru akıyordu.

Hayatın neresinde olursam olayım bu hayranlık asla bitmeyecek gibiydi. Bir şekilde ona ihtiyacım olduğunu beden dilim doğrultusuyla ona hissettiriyordum.
İki ay daha geçiyor ve yol planları, koskoca aydinger kağıdına çizilmeye başlanıyor. Ona bu aralar bana ilham veren tek şeyin Jack Kerouac olduğunu, onun dişi versiyonu gibi hissettiğimi söylüyorum.
Dalga geçiyor.
Ama aydinger kağıtlarındaki planlar benim için yasa gibi. Bu yüzden, birkaç yıl içerisinde okulumdan tamamen vazgeçiyorum, bu cesareti bana o veriyor -haberi yok.-
Bu kağıtlar, bu planlarla beraber yavaşça onun benim bir parçam olduğunu anlıyorum. Asla koparmak istemediğim bir parça. Yokluk, olumsuz insanlar ve bir ülke komedyasından uzak; tek kişilik bir hayat getiriyor bana bu parça.

Bir gün, -monotonluğa yaklaşılmış bir gün- onu düşlerinden uyandırıyorum:
-Harekete geçme vakti. Şimdi olur.
+Bilmiyorum.
Obsidyen yavaş yavaş bana dönüşüyor, kendimden nefret ettiğim kadar ondan edemiyorum. Ona eski hisleri aktarmak istiyorum, benim derimin altında büyüyen; bir bitkiyi andıran bu hevesi yok etmek istemiyorum.
Onu bu kararsızlıktan kurtarmak boynumun borcu. Şimdi ben dümene geçiyorum. Her şeyi toplayıp Obsidyen’i Mercedes’e bindiriyorum. Kendi ruhuma tutunma döngümü tamamladıktan hemen sonra Obsidyen, geçmişte hissettiğim her şeyi kafasını omzuma koyarak bana anlatıyor. Kendimi dışarıdan izlemek canımı çok yakıyor.

Kendimi kurtardığım gibi onu da kurtaracağım. Gülümsüyorum, Mercedes’i sanki gökyüzüne sürüyorum…

Mercedes – Benz 380sl

Gümüş rengi Mercedes-Benz 380SL. Sırtında kocaman bir çanta, anılarla ölçülemeyecek büyüklükte. Cavşırı biriydi, obsidyen taşlarından yapılmış bir sürü takısı vardı.
Her yere takardı onları. Çantasına kaydırdım iki yorgun gözümü. Bir obsidyen kolyesi daha asılıydı fermuarında, boş zamanlarında bu kolyelerden yapıp bana da hediye ederdi. Bu yüzden teninin hep obsidyen koktuğunu düşünürdüm. Yağmur sonrası toprak gibi…
Daldığımı gördü, el salladı hiç durmadan.
“Gidiyorum” dedi. “Otostopla bulacağım kendimi. Yolları, dağları, kıyıları keşfedeceğim. Olmadı bisikletle devam ederim. Arabam da sende kalır ben gelene dek, çok sevdin onu, belli.”
Sustum, tek odalı apartıma geri döndüm, camdan da arkasından bakmayı eksik etmedim. Giriş katında yaşıyor olsaydım ardından su dökerdim. Muhabbet edip kahvemi yudumlayabildiğim tek komşum, bana tanıştığımız günden beri anlattığı, haritaların üzerine çizdiği hayallerini gerçekleştirmek için yola koyulmuştu. Fazla aniydi, yüzüme bir tokat gibi çarpan yalnızlıkla baş başa kalmıştım. Büyük bir dalgınlıkla obsidyen taşlarını bana hediye ettiği kolyeden tek tek kopardım, kemerime yapıştırmaya başladım.

Geçmiyordu o lanet okuduğum günler; ne beklediğimi bilmeden sadece resim çiziyor, okuyor ve yazıyordum. Küçükken hayal ettiğim apartım, bol çiçekli cam eşiklerim, duvarın renginin gözükmeyeceği kadar posterim, dolap dolusu biram vardı..
Ama eksiktim. Bir şeyler eksikti.. Bir kedi olabilirdi belki, ya da biraz müzik?
Müzik çaldı…
Hala eksiklik.
Koca bir boşluk, okuduğum kitaplarla konuşma, hoşlantı hali. Paramın bir türlü yetemediği polaroid fotoğraf makinesini, pikapları, plakları düşünüyorum.. Belki bana can verebilecek şeyler onlardır diyorum içimden.

Annem arıyor..
Sürekli çekilmekten kurtulamadığım, kökler kutbu.
Yine çekiliyorum, biraz çiçek suluyorum. Düşünmekten kafam yastığa doğru düşüyor, bir ve ikinin fiziksel farkını düşünürken uyuyakalıyorum.
Telefonum ilk defa neşeyle çalıyor sanki, beni uykumdan öper gibi uyandırıyor.
Obsidyen beni arıyor!
Yetişemiyorum, sesli mesaj bırakıyor.
“Bu sabah hayatımda ilk defa boyoz yedim. Kozmik bir tadı var. Arabayı bilmediğim bir yere çektim, şarkılar eşliğinde yürüyor, canım sıkılınca oturup yazı yazıyorum.. Keşke burada olsaydın.”
Uykumun tamamen açılmasıyla birlikte sarsılıyorum. “Keşke burada olsaydın.” Eksikliği keşfediyorum, melankolik bir hava var apartımın içerisinde. O, hayallerini bana ballandırarak anlatırken, fark etmeden tüm hayallere ben sahip çıkmışım. Hayallerinin yardakçısıyım.

Retro bir parça patlatıp kolayla kahvaltı yapıyorum. Sağlıksız yaşam stilim, ruhumu da bozmaya başlıyor. Plan yapmaktan kaçarak, yine kendimi uyuşturuyorum.
Yine belli belirsiz bir şeyler üretiyorum..

Neşeli bir gün bozması daha. O tupturuncu güneş, bana orta parmağını çekmekle meşgul. Günlük işlerimi hallederek evime koşuyorum. -Anlam veremediğim bir Stockholm sendromu-
Günlerdir telefonum çalsın istiyorum, midemde ağrı, o aramayı çağırıyor gibi telefonu izliyorum.
—————
Günlerdir sadece telefonu izliyor, ve büyük bir incelikle tane tane ağlıyorum. Ve kendimi affedemiyorum.
Kendimle kavga etmem, kendimi kanatmam. Kendimle kavga etmem, kendimi kanatmam. Tüm gün bunları tekrarlıyorum.
Akabinde uzun süreli bir uyuyakalış.
Çünkü kapıyı çalan, telefonumu arayan, beni hatırlayabilecek dünyevi bir şey yok. Uyurken bile aklım o Cavşırı’da.
Yavaş yavaş kıskançlığa dönüşen, beni hapseden duygularım bir şeyi kendiliğinden kusmaya karar veriyor. İşte o öğlen, gözüm açılıyor. Gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Telefonum çalıyor, yataktan kalkabiliyorum, uzun süredir ilk defa yemek yiyorum. Yine bir sesli mesaj:
“Ciddiydim, keşke burada olsan! Şimdi çalma listelerimizi sensiz dinlemek zorundayım..” Koşarak telefonu alıyorum ve nefes almadan bağırmaya başlıyorum:
“Çağırdın mı ki! Günlerdir neler çekiyorum, hepsi senin yüzünden. Boyozmuş, kozmikmiş. Götüm daha kozmik…”
Kapattıktan sonra aniden gelen pişmanlık ve öfke ile çantamı hızlıca toparlıyorum. Bir eksiğim yok, hemen toparlanıp gitmeliyim.
Tüm titizliğimle çiçeklerimi suladıktan sonra Obsidyen’e eskiden laf arasında sözleştiğimiz göl kenarına çadır kuracağımı anlatan, oldukça iddialı bir sesli mesaj bırakıyorum. Anında mesaja geri dönüyor, telefonu açıyor. Ben bile kendimi inandıramazken, o inanıyor.
Anlam veremediğim tek bir şey var.
Her şey bu kadar basitken neden o bensiz gitmeyi seçmişti?

Norman Fucking Rockwell

bir tabloda yaşıyorum
sayılı günlerimi
sıcak ve mizahi gözükmekte
bir norman rockwell resmi gibi
bir yabancı işte böyle görüyor
ketenlerle örtülmüş zihnimi
sıcak bir amerikan izlenimi
yirmilerden doksanlara
tüm küflü kokuları hırkasında getiren
bir göçmen gibi

neredeyse doğru
bu yaşam sevinci
yirminci yüzyıla dokunan
vahşi bir tablo
yeşil, mavi, biraz da siyah
yetmiş-seksen yıllık bir evrim
mevcut zamanı hoş karşılamayan
nostaljik bir üzüm hasadını
andıran
bir evrim

kafiyesiz, şatafatsız
ve hissiz
günü geçmiş, soğumuş
benim için
sıcak bir tablo
sıcak bir şiir
yetmiş-seksen yıllık bir birikim
mutluluğun resmi
yaşam sevincini gösteren
norman rockwell devinimi

Body Bizarre

Bir restoran masasında başlıyor tüm hikayem. Elimdeki silahı kafama dayıyorum, karşımda.

“Sen gerçekten manyaksın, sana ve duygularına yetişemiyorum.” diyor.

Silahı masaya bırakıyor, sakızımı tükürerek masadan kalkıyorum.

“One gun on the table
Headshot if you’re able”

Arkamdan seslenmiyor çünkü bu onun için normal bir sinir patlaması.

Bu sefer benim için normal değil, çünkü gidiyorum.

Bir motosikletin arkasında devam ediyor hikayem. Kaskı kafamdan çıkarıp kızıl saçlarımın rüzgarda dalgalanmasına izin veriyorum.

Beat ruhunu bir hamlede kapmış, tüm yüzyılları yaşamış gibi asla geriye bakmıyorum. Rüzgara maruz kalırken vücudumun kalıbının değiştiğini hissediyorum, solucan deliğinden geçiyorum. Maceralarım böyle hissettiriyor.

-Benim her saniye solucan deliğinden geçtiğimi bilmeyenler,

eleştiri kabul etmediğimi ve ruh hastası olduğumu söylerler.

Ben her gün şekil değiştiririm.

Her gün farklı müzikler dinlerim.

Her gün farklı birine aşık olurum.

Ben bir uzay cadısıyım, ben arka koltuğa oturmayan o kişiyim.

-Vazgeçmediğim tek tutkum, özgür olma hissiyatımdır.-

Farklı şehirlerin, farklı ülkelerin motellerinde bitişe yaklaşıyor hikayem. Defterime bir şeyler karalarken, geceye bakıyorum, gülümsüyorum. Deniz kenarından esen o ılık rüzgar, ateş çıtırtısı, kafamdaki tüyler.. Her saniye yeniden başlıyor her şey. Her şehirde farklı bir solucan deliği. Farklı hisler, farklı okyanuslar.