Sourwood Tears in the Inn

I call on the moon, the stars
and I crave the best for my carved scars
I churn out a vague bale in the dim that
takes over my dreams and nightmares

In the morning, weary, as usual
still bearing the pain,
the pain of a dead mother,
hardly spitting out the pain
bottling the sourwood tears in the inn
tearing myself apart towards the new moon’s sin

staging lies to reach out,
I cannot wait, cannot wait to
sleep under the moon, my mother
calling, clearing your name
towards the gardens you uttered
for the daughters you tamed

Touch of Urtica

i saw the greatest minds collapsed
onto me — while i weep
while i was tempted — back and forth

i heard voices,
voices from the sublime
and the Chiron, dictated clearly that
i was never going to be full or contempt
i heard.
At one stroke,
half of me stuck in the macrocosm — while i weep
thinking what was lost on me before.

The guilt
encompassed me — the embitterment
polarized me.

The polarization was a vivid gift, was a stardust
— to fulfil sovran maturity —
that sprung over me, from Diana.
But
the polarity under the skin,
never made me serene,
only dismantled me — while i weep.

İki Hikaye

Storia d’amore 
Sanatın efsaneleri asla solmaz, sahip oldukları dünyevi varlıklardan sıkılıp yer değiştirirler. Böylece ben de buldum kendi içimdekini, kimin buna daha önce sahip olup tereddüt ederek benim bedenimin üzerine döktüğünü. Bu tezahür anında kendimi yitirmek üzereydim. Ama seni yitirmedim. Beni birleştirmek üzere parçalayan bu boşlukta, hançerim ile küçük bir münzevi cinayeti işledim. Senin ürettiğin, keşfedilmemiş melodiler göğsümü deliyordu. Gramofona denize kendini bırakan iki insanı temsil eden bir plak koydum. Burada olmayışın, bu duygu durumuna uyarak yakıcı güneşi temsil ediyordu. Geç kalmamak için acele ettim, acele ettim ki gökyüzünün riyakarlığının oluşturduğu spektrumun içinde kendimi kaybedebileyim, içerideki sese doğru eğilip, bu hikâyeyi yazabilmek için gerekli hisleri toplayabileyim. 

L’alchimia & Un eremita 
Küçük, yuvarlak, kendisinin izin vermediği şeyleri alamayacak kadar içine kapalı bir kutu. İçerisinde ise gökyüzünün kafamdaki tadına eşlik edebilecek lavanta, kayısı tohumları ve obsidiyen parçaları var. Yakında hiç tereddüt bile etmeden yaşlanacak parmaklarım o tohumları simyada bir ilerleme yaratacakmış gibi kavradı. Kısa sürede kaybedeceğim dünya gözlerini mumyalarcasına bu tohumları ve parçaları münzevinin üzerine dizdiler. Tuzlu suyun içerisinde duyulabilen yegâne ses; bulanık müzik. Otların, çiçeklerin, kayaların geldiği yere bengi dönüş ile tekerrür edecek sözünü vererek; münzevinin bedenini, kendimi koydum. Söz konusu mecliste, yakın temasta, flora ve faunaların insanlara lanet okuduğu, göğe ilişkin bir konuşma gerçekleştiriliyor. Zihnim ve bengi dönüş çabam; o kutunun içerisini mesken tutmuş Minerva’nın yaydığı pastoral bir bilgelik kazanıyorlar. 

“You are never meant to fit in, you are here to make a dent in the universe.”

Çalışmalarım/Derleme

Bana ait çalışmalar:

https://issuu.com/luciferiando

https://issuu.com/dimagfanzin

https://comu.academia.edu/İremGenkertepe

http://www.izedebiyat.com/yazar.asp?id=20989

Emeğimin geçtiği çalışmalar:

https://www.altmuzik.com/author/iremgenkertepe/
(Müzik ve kitap incelemeleri)

Yazı Paylaşımlarım



Çevirilerim ve İncelemelerim

Misia: Röportaj (Çeviri İrem Genkertepe)
Röportaj: Troy Duffy (The Boondock Saints) (Çeviri İrem Genkertepe)
Röportaj: Midlake (Çeviri İrem Genkertepe)

Zehirli

depresif bir kadın
kanını toprağa akıttığında
ben doğmuşum
dünyadaki tüm belalara
sadece büyümüşüm

doğduğum yeri yakıp yıkmışım
toprağı zehirlemişim
kanımdaki zehri
herkese bulaştırmışım
bana şarkı söyleyen kuşları
kendime köle etmişim
küfür etmişim depresif kadınlara
tüm kötülükleri üzerime almışım

her gün ben böyle doğmuşum
ben büyümüşüm işte
dünyadaki tüm belalara

Obi’de Yüzerim

Şarkılarım hiçbir zaman radyoda çalınmayacak, şiirlerim hiçbir zaman kitaplara basılmayacak, resimlerim hiçbir zaman sergilere çıkmayacak.

Hiçbir zaman tam anlamıyla kontrol edemeyeceğim duyguların yazıya dökülüşüdür bu, kağıt üzerinde yer alamayacak kadar soğuk bir dökülüş.

Pür dikkat bakabildiğim her şeyin müze gibi oluşu.
Gözlerimi kapattığımda, görebildiğim kıvılcımlar.

Bunun beni ağlatması gerekmiyor, ağlatmayacak. Kurduğum hayallerin hepsi beni adeta kanser edecek, beni kimse kurtaramayacak. Sonrasında morgun içinde uyuyormuşum gibi bir uyuşukluk.

Her şeyin gittikçe zorlaşması.
Yeni yaşamlar, yeni insanlar görecek kadar umutlu olmam, bir yandan da kendi yaşamımdan vazgeçmem.
Karaya vurmuş gibi çaresiz ve umutsuz olmam.
Gözler yarı açık uzatılan sigaraları titreyerek almam.

Kafamı patlatacak kadar yoğun düşlerim. Hiçbir zaman radyoda çalınmayacak.
Kitaplara basılmayacak.
Sergilere çıkmayacak.

Carnage

öldüğümüzde hepimiz doğarız
birer birer
vücudumuzdaki sıcak kan
saatler süren acı sonucunda tamamen soğuk mermere
akmış olur.
geriye hissedilebilecek hiçbir şey kalmaz.

öldüğümüzde yeniden doğarız
çünkü yükümüz olmaz artık
yükümü çalacak biri de

yaşarken nasıl yalnızsam
kanın son damlası aktığında da öyleyim

sırtımdaki yükü çalacak birisi
son kan damlasında hiç gelmediği gibi
çekip gitmiş de olur.

ziyadesiyle gereksiz bir vedaya ihtiyaç vardır
ve herkes bu vedadan kaçar
kanının son damlası soğuk mermere aktığında.

Başlıksız

camdan baktığımda
beyin kıvrımlarımın bana hazırladığı görüntüler,
yoktan var etmenin sezdirdiği kuvvet
deniz yükselirken akciğerlerimin sakince sönüşü
göğsümden mezar taşlarına kadar ulaşan alevler
fazla kudret faniyi öldürür
bir jazz tınısı gibi sakin
ama derinden bir kudret
işte, faniyi öldürür
ölüler, hissedin alevlerimi
dirilin, alevlerimle dirilin
tüm kudretinizle.

Arınma

fabrika yanığı ellerimden damla damla 
düşer 
gözyaşı, kan, ter 
gaddar damlalar birikiyor 
çocuğumun üzerinde 
fabrikalar yaratıyor insanoğlu daha fevkalbeşer 
onlar kendi derdinde, haberler sadece bunu der 
bir kap yemek, bir bardak su 
kimin umurunda bizler ölürken beşer beşer 
bir arınmanın ortasındaymış gibi 
bırakırım çocuğumu evin ücra köşelerine 
o da hep atasını özler 

ben bir kadınım 
ve ben çocuğumu sırtıma bağlayıp 
bana yapılanları unutmak için 
yumruğumu göğsüme sokacağım 
unutacağım 
çocuğum unutmayacak 
bir gün gelecek, yarattığım aynayı sizlere 
tutacağım 
bir arınmanın ortasındaymış gibi 
tüm fabrikaları ateşe vereceğim 
tüm yöneticileri yok edeceğim 
çocuğum iki ayağı üzerinde durana kadar 
sizlere benzemesin çocuklar diye 
tüm camları yıkıp dökeceğim 
yumruğumu göğsüme sokacağım 
sadece 
küçük çocuğuma bir yuva olabilmek için 

Mercedes – Benz 380sl II – III

Yola çıkalı aylar oldu. O sinir ve hırsla herkesi, her şeyi bir kerede bıraktım. Obsidyen beni bir daha aramadı, ben de onu. Söylediklerime kırılmış olmalı. Kiraladığım külüstür araba içinde gece yolculukları yaparken sokak lambaları gözümü alıyor. 2014 yılını güçlü görüntülerle anımsıyorum. Sabaha kadar tur planı yapışlarımı, yeşil renge duyduğum özlemi, insomniamı…
Sorun fiziksel olarak hapsolmam değilmiş. Kendimi yıllarca hapsetmem ve fark etmememmiş.
Yola çıktım, arzuladığım o yola çıktım. Ama hiçbir şeyi istememiştim, sadece kendi sonumu hazırlamayı ve kimseye ses etmemeyi arzulamıştım. Sonra obsidyen benim yan komşum oldu ve o siktimin apartman dairesinde bir nebze mutlu olabildim.


Bir motelin önünde durdum ve bir sigara yaktım. Sabahın dördüydü, karnım deli gibi açtı. Gidip bir şeyler yemek yerine Obsidyen’i aradım, belki sevgili komşum o yumuşak sesiyle her şeyi dizginleyebilirdi.
-Aradığınız numara kullanılmamaktadır.-
Hayatımın en korkunç dakikalarını yaşıyordum, kurduğum senaryolar dörde katlanmıştı.
Sonunda istediği şeyi yapmıştı belki de, her şeyden uzaklaşmıştı. Üç aydır onu aramamam beni ve vicdanımı harekete geçirdi. Eve dönecektim, onu bulana kadar pes etmeyecektim.
İki gün sonra eve geldim. Kapısını çaldım, komşulara sordum. Obsidyen yok. Mercedes hala benim. Onu bir saniye daha bulamamak istemiyordum, canım yanıyordu…

Beşinci ay. Her gün kapıyı, mektupları, telefonu kontrol ediyorum. Yola çıkmayı beceremediğimi düşünerek okuluma devam ettim. Bilincim daha da yerindeydi, kitaplarıma, küçük-şahsına münhasır sosyal hayatıma geri dönmüştüm. Akşamları dışarı çıkabiliyor, insanları evime davet ediyordum. Normal (!) biri olmuştum sonunda! Obsidyen hakkında her şey rüyalarıma ve yazdıklarıma indirgenmişti.
Altıncı ay. Fakültemden çıkıp bir sigara yakıyorum. Tanıdık bir şeyler var, bir Mercedes, onun bana emanet ettiği. Arabanın içinden bana suçlu suçlu gülümsüyor. Geçen aylar, edilmemiş laflar umrumda değil…
Koştum. Var gücümle koştum ve ona ilk defa böyle sarıldım. Konuşmaya çalıştı, açıklama yapacaktı. Susturdum.
Aynı anda ikimize de ait olabilen Mercedes sadece hareket etti. Ben ise deniz tutmuş gibi hissediyordum.
“Gelmediğim için pişmanım.” dedim.
Saatlerce açıklama yaptı, kendince haklı sebepleri vardı. Bir anda kendi nedenlerim yok oldu, umarsızca ona hak verdim. Artık görebiliyordum, gözlerim açık, zihnim fazlasıyla berrak. Yine de, ne olursa olsun sıra o açıklamalara ve cümlelerin teklemesine geldi. Kaçış asla yok. Her şeyi öğrenme hali, ve gerisinde getirdiği yakıcı göz yaşları.
Obsidyen dinamik bir karakter değildi. Ama dinamik olmaması, onu asla iki boyutlu biri yapmamıştı. Belki de benim gibi bir junky’nin ilgisini çeken sadece buydu. Kendine edindiği o amaç, onu aylarca evinden koparabiliyordu. Büyülenerek onu dinlemem göğsünü kabartıyor, ona bir sigara daha yaktırıyordu. Onun yol anıları tam olarak bir ayımızı doldurdu. Hiç bitmemesini dileyerek onu dinledim. Susmayı sevmezken bile, Cavşırı’nın kelimeleri ılık bir sıvı gibi bana doğru akıyordu.

Hayatın neresinde olursam olayım bu hayranlık asla bitmeyecek gibiydi. Bir şekilde ona ihtiyacım olduğunu beden dilim doğrultusuyla ona hissettiriyordum.
İki ay daha geçiyor ve yol planları, koskoca aydinger kağıdına çizilmeye başlanıyor. Ona bu aralar bana ilham veren tek şeyin Jack Kerouac olduğunu, onun dişi versiyonu gibi hissettiğimi söylüyorum.
Dalga geçiyor.
Ama aydinger kağıtlarındaki planlar benim için yasa gibi. Bu yüzden, birkaç yıl içerisinde okulumdan tamamen vazgeçiyorum, bu cesareti bana o veriyor -haberi yok.-
Bu kağıtlar, bu planlarla beraber yavaşça onun benim bir parçam olduğunu anlıyorum. Asla koparmak istemediğim bir parça. Yokluk, olumsuz insanlar ve bir ülke komedyasından uzak; tek kişilik bir hayat getiriyor bana bu parça.

Bir gün, -monotonluğa yaklaşılmış bir gün- onu düşlerinden uyandırıyorum:
-Harekete geçme vakti. Şimdi olur.
+Bilmiyorum.
Obsidyen yavaş yavaş bana dönüşüyor, kendimden nefret ettiğim kadar ondan edemiyorum. Ona eski hisleri aktarmak istiyorum, benim derimin altında büyüyen; bir bitkiyi andıran bu hevesi yok etmek istemiyorum.
Onu bu kararsızlıktan kurtarmak boynumun borcu. Şimdi ben dümene geçiyorum. Her şeyi toplayıp Obsidyen’i Mercedes’e bindiriyorum. Kendi ruhuma tutunma döngümü tamamladıktan hemen sonra Obsidyen, geçmişte hissettiğim her şeyi kafasını omzuma koyarak bana anlatıyor. Kendimi dışarıdan izlemek canımı çok yakıyor.

Kendimi kurtardığım gibi onu da kurtaracağım. Gülümsüyorum, Mercedes’i sanki gökyüzüne sürüyorum…