Gümüş rengi Mercedes-Benz 380SL. Sırtında kocaman bir çanta, anılarla ölçülemeyecek büyüklükte. Cavşırı biriydi, obsidyen taşlarından yapılmış bir sürü takısı vardı.
Her yere takardı onları. Çantasına kaydırdım iki yorgun gözümü. Bir obsidyen kolyesi daha asılıydı fermuarında, boş zamanlarında bu kolyelerden yapıp bana da hediye ederdi. Bu yüzden teninin hep obsidyen koktuğunu düşünürdüm. Yağmur sonrası toprak gibi…
Daldığımı gördü, el salladı hiç durmadan.
“Gidiyorum” dedi. “Otostopla bulacağım kendimi. Yolları, dağları, kıyıları keşfedeceğim. Olmadı bisikletle devam ederim. Arabam da sende kalır ben gelene dek, çok sevdin onu, belli.”
Sustum, tek odalı apartıma geri döndüm, camdan da arkasından bakmayı eksik etmedim. Giriş katında yaşıyor olsaydım ardından su dökerdim. Muhabbet edip kahvemi yudumlayabildiğim tek komşum, bana tanıştığımız günden beri anlattığı, haritaların üzerine çizdiği hayallerini gerçekleştirmek için yola koyulmuştu. Fazla aniydi, yüzüme bir tokat gibi çarpan yalnızlıkla baş başa kalmıştım. Büyük bir dalgınlıkla obsidyen taşlarını bana hediye ettiği kolyeden tek tek kopardım, kemerime yapıştırmaya başladım.
Geçmiyordu o lanet okuduğum günler; ne beklediğimi bilmeden sadece resim çiziyor, okuyor ve yazıyordum. Küçükken hayal ettiğim apartım, bol çiçekli cam eşiklerim, duvarın renginin gözükmeyeceği kadar posterim, dolap dolusu biram vardı..
Ama eksiktim. Bir şeyler eksikti.. Bir kedi olabilirdi belki, ya da biraz müzik?
Müzik çaldı…
Hala eksiklik.
Koca bir boşluk, okuduğum kitaplarla konuşma, hoşlantı hali. Paramın bir türlü yetemediği polaroid fotoğraf makinesini, pikapları, plakları düşünüyorum.. Belki bana can verebilecek şeyler onlardır diyorum içimden.
Annem arıyor..
Sürekli çekilmekten kurtulamadığım, kökler kutbu.
Yine çekiliyorum, biraz çiçek suluyorum. Düşünmekten kafam yastığa doğru düşüyor, bir ve ikinin fiziksel farkını düşünürken uyuyakalıyorum.
Telefonum ilk defa neşeyle çalıyor sanki, beni uykumdan öper gibi uyandırıyor.
Obsidyen beni arıyor!
Yetişemiyorum, sesli mesaj bırakıyor.
“Bu sabah hayatımda ilk defa boyoz yedim. Kozmik bir tadı var. Arabayı bilmediğim bir yere çektim, şarkılar eşliğinde yürüyor, canım sıkılınca oturup yazı yazıyorum.. Keşke burada olsaydın.”
Uykumun tamamen açılmasıyla birlikte sarsılıyorum. “Keşke burada olsaydın.” Eksikliği keşfediyorum, melankolik bir hava var apartımın içerisinde. O, hayallerini bana ballandırarak anlatırken, fark etmeden tüm hayallere ben sahip çıkmışım. Hayallerinin yardakçısıyım.
Retro bir parça patlatıp kolayla kahvaltı yapıyorum. Sağlıksız yaşam stilim, ruhumu da bozmaya başlıyor. Plan yapmaktan kaçarak, yine kendimi uyuşturuyorum.
Yine belli belirsiz bir şeyler üretiyorum..
Neşeli bir gün bozması daha. O tupturuncu güneş, bana orta parmağını çekmekle meşgul. Günlük işlerimi hallederek evime koşuyorum. -Anlam veremediğim bir Stockholm sendromu-
Günlerdir telefonum çalsın istiyorum, midemde ağrı, o aramayı çağırıyor gibi telefonu izliyorum.
—————
Günlerdir sadece telefonu izliyor, ve büyük bir incelikle tane tane ağlıyorum. Ve kendimi affedemiyorum.
Kendimle kavga etmem, kendimi kanatmam. Kendimle kavga etmem, kendimi kanatmam. Tüm gün bunları tekrarlıyorum.
Akabinde uzun süreli bir uyuyakalış.
Çünkü kapıyı çalan, telefonumu arayan, beni hatırlayabilecek dünyevi bir şey yok. Uyurken bile aklım o Cavşırı’da.
Yavaş yavaş kıskançlığa dönüşen, beni hapseden duygularım bir şeyi kendiliğinden kusmaya karar veriyor. İşte o öğlen, gözüm açılıyor. Gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Telefonum çalıyor, yataktan kalkabiliyorum, uzun süredir ilk defa yemek yiyorum. Yine bir sesli mesaj:
“Ciddiydim, keşke burada olsan! Şimdi çalma listelerimizi sensiz dinlemek zorundayım..” Koşarak telefonu alıyorum ve nefes almadan bağırmaya başlıyorum:
“Çağırdın mı ki! Günlerdir neler çekiyorum, hepsi senin yüzünden. Boyozmuş, kozmikmiş. Götüm daha kozmik…”
Kapattıktan sonra aniden gelen pişmanlık ve öfke ile çantamı hızlıca toparlıyorum. Bir eksiğim yok, hemen toparlanıp gitmeliyim.
Tüm titizliğimle çiçeklerimi suladıktan sonra Obsidyen’e eskiden laf arasında sözleştiğimiz göl kenarına çadır kuracağımı anlatan, oldukça iddialı bir sesli mesaj bırakıyorum. Anında mesaja geri dönüyor, telefonu açıyor. Ben bile kendimi inandıramazken, o inanıyor.
Anlam veremediğim tek bir şey var.
Her şey bu kadar basitken neden o bensiz gitmeyi seçmişti?
…